NAZLI ERAY’IN “AYIŞIĞI SOFRASI” ROMANININ PSİKANALTİK AÇIDAN İNCELENMESİ

Nazlı Eray, gerçek ile hayalin ustalıkla harmanlandığı büyülü gerçekçilik akımıyla özdeşleşen Türk Edebiyatı’nın özgün yazarlarından biridir. Eserlerinde rüya, düş ve gerçeklik arasındaki sınırları bulanıklaştırarak, okuyucuyu sıradışı ve fantastik dünyalara davet eden Nazlı Eray, postmodern anlatım tekniklerini kullanarak, özellikle kadın karakterlerin iç dünyalarını derinlemesine işler.

İlk baskısı 2000 yılında Can Yayınları tarafından yapılan Ayışığı Sofrası, Nazlı Eray’ın mitolojik ve fantastik unsurlarla zenginleşen yazarın üç ay gibi kısa bir sürede kaleme aldığı düş ile gerçeği iç içe dokuduğu romanıdır. Nazlı Eray, “Fantastik bir kadraj içinde yazılmış olsa bile, bütün romanlarımın içinde sonsuz bir gerçek hâkim,” (Eray, 2000) diyerek bu romanın da derinlerinde bir hakikati barındırdığını dile getirir.

Romanın başkarakteri, günlük yaşamın sıradan gerçekliği içinde kendini kaybetmiş gibi görünen romanın sonlarına doğru adını ansızın öğrendiğimiz Serra’dır. Roman, Serra’nın sıradan hayatının içine sızan tuhaf ve büyülü olaylarla şekillenir. Gece yürüyüşleri sırasında şehrin sokakları, kaldırımlar, sokak lambaları, çöpleri karıştıran bir kedi ve diğer detaylar karakterin zihninde bambaşka anlamlara bürünür. Bu atmosfer, onun gerçeklik algısını ve kendini tanımlama sürecini etkileyen bir keşif yolculuğuna dönüşür. Ayrıca, rüya ve gerçeklik arasında gidip gelen bir anlatım söz konusudur. Ana karakterin başka bedenlere girmesi, farklı kimliklere bürünmesi, mitik bir karakter olan Yemliha’nın romanda önemli kişilerden olması vb, olay ve durumlar, romanın gerçeküstü yapısını güçlendirir.

Hayatımız, zihnimizde anlık kırılmalar, başkalaşan düşüncelerle oluşan bir yanılsamalar ya da sanmalar dünyası değil midir? Geçmiş, yok olan yaşanmışlıklarımız değil de nedir? Geçmişimize, geleceğimizde kabul etmeyeceğimiz ya da kabul etmekten kaçınacağımız binbir gerçekliğimizi gömmüyor muyuz? Bir süre sonra, geçmişimizde her şey silikleşip yok olmuyor mu? Gerçeklerimiz birbirine karışmıyor mu? İnsan yaşadığı şeyleri dahi unutuyorken hangi benliğe dönüşür? Bunların hepsi büyülü bir gerçekliğin içindeymişiz gibi hissettirmiyor mu?

Roman boyunca karakterin hem kendi varlığını sorguladığı hem de geçmişten gelen izlerle hesaplaştığı görülür. Özetle, Ayışığı Sofrası, bireyin kendi kimliğini, varoluşunu ve dünyayla kurduğu bağı sorgulayan, fantastik bir roman olmakla birlikte psikanalitik okumaya oldukça açık bir metindir. Nazlı Eray, düşsel anlatımıyla okuru farklı bir gerçeklik algısına sürükleyerek, edebiyatın sınırlarını zorlayan bir roman ortaya koyar. Sigmund Freud, Carl Jung ve Jacques Lacan gibi psikanalitik kuramcıların teorileri ışığında, Ayışığı Sofrası’nı bilinçaltı, rüyalar, kimlik arayışı, bastırılmış duygular ve semboller üzerinden analiz etmek mümkündür.

Ayışığı Sofrası, metaforların gölgesinde şekillenen, yazarın yalnızlık ikliminde filizlenen içsel bir yolculuğun ve bilinçaltı kırılmalarının edebi bir anlatıya dönüştüğü özgün bir eserdir. Nazlı Eray, bu romanında varoluşsal bir tenhalıkla biçimlendirdiği düşsel evreni aracılığıyla, okuru kendi benliğiyle hesaplaşmaya ve geçmişin hayaletleriyle yüzleşmeye davet eder. Yalnızlık, burada bir kaçış değil; zamanla, bellekle ve benlikle kurulan derin bir temasın alanıdır.

Mitolojik bir dokuyla örülen hikâyede, Serra’nın Eshab-ı Kehf Mağarası’na yaptığı yolculuk, yalnızca zamanlar ve bedenler arasında değil, benliğin katmanları arasında da bir geçişin sembolüdür. Yemliha’nın rehberliğinde başlayan bu serüven, Serra’yı geçmişle gelecek arasında salınan bir sınır dünyasına taşır. Bu yolculukta mekânlar sürekli biçim değiştirir: Karı Şefik’in Şefik Bey’e dönüşmesi, ardından grotesk bir sinek hâline gelmesi; Aşo’nun bedenine Serra’nın yerleşmesi, Ayışığı Sofrası’nda belirip konuşan tabaklar… Tüm bu öğeler, Serra’nın iç dünyasındaki çözülmeyi, benliğin sınırlarının esnemesini ve kimlik algısının parçalanışını simgeler.

Serra’nın arkadaşı Aşo’ya duyduğu özlem ve onun bir daha geri dönmeyeceği fikri, anlatının leitmotiflerinden biridir. Serra’nın bilinçaltına kök salmış bu kayıp düşüncesi, roman boyunca farklı biçimlerde karşısına çıkar.

Romanın merkezindeki Ayışığı Sofrası, yalnızca bir yemek masasından ibaret değildir. Ay ışığında beliren bu masa, Serra için geçmişin yüzleriyle, bastırılmış duygularla ve kimlik kırılmalarıyla yüzleştiği simgesel bir aynadır. Tabaklarda beliren tanıdık siluetlerle yapılan konuşmalar, Serra’nın varoluşuna dair çözülmelerin habercisidir. Eray; gerçek ile hayal, gece ile gündüz, rüya ile uyanıklık arasındaki sınırları bilerek bulanıklaştırır. Serra’nın yolculuğu, bildiğini sandığı hayatın eksikliklerini fark etmesiyle bir tür varoluşsal sorgulamaya dönüşür. En yakın arkadaşı Aşo’ya ulaşma arzusu, zamanla kendi özünü, anlamını ve eksik kalan benliğini aramaya evrilir.

Sonuç olarak, Ayışığı Sofrası çok katmanlı bir arayış romanıdır. Serra’nın Aşo’yu arayışı; geçmişle yüzleşme, benliğin kayıp parçalarını bulma ve kimliğini yeniden inşa etme sürecidir. Nazlı Eray, bu anlatıda mitoloji, düş, gerçek ve bilinçaltı arasında kurduğu çok katmanlı ağ ile yalnızlığı edebi, psikanalitik ve varoluşsal bir meseleye dönüştürür.

Kitapta yer alan olay halkalarına ve bu halkaların psikanalitik yorumlarına bakacak olursak;

Metin HalkasıÖne Çıkan OlaylarTematik KatmanPsikanalitik Açılım
1. HalkasıSerra’nın Yemliha ile tanışmasıTanışma, kaderin ilk halkası, zaman dışılıkFreud: Rüya ile bastırılmış arzuların yüzeye çıkışı
2. HalkasıEnerji Apartmanı’nda yönsüzlük, Şefik’ten kaçışYersizlik, yönsüzlük, bilinç bulanıklığıLacan: Arzu nesnesi olarak Aşo’ya kaçış ve ‘gerçek’ alanı
3. HalkasıKarı Şefik’in Serra’nın rüyasına ve belleğine sızmasıBilinçaltı yolculuk, rüya-gerçek geçişiJung: Gölge arketip ve persona mücadelesi
4. HalkasıFal motifiyle iç içe geçmiş gerçeklik; kahve falı metaforuBedensel sıvılarla bilinçaltı aktarım, geçmiş bağlarıFreud: Bedensel aktarım, bilinçaltı dürtülerin dışavurumu
5. HalkasıSerra’nın Aşo’nun bedenine girmesi, kimlik değişimiBenlik bölünmesi, yabancılaşma, özdeşlik arayışıLacan: ‘Ayna evresi’ ve özne bölünmesi
6. HalkasıEnerji Apartmanı’nda geçmişle hesaplaşma, belleğe sızmaBelleğin mekânla ilişkisi, kimlik karmaşasıJung: Kolektif bilinçdışıyla yüzleşme
7. HalkasıYedi Uyurlar’la tanışma, çağdaşlıkla yüzleşme, fal sahnesiMitolojik belleğin modernle karşılaşmasıFreud & Jung: Kültürel arketiplerle karşılaşma
8. HalkasıAyışığı Sofrası’nda geçmişin figürleriyle hesaplaşmaTravmatik geçmişin bedenselleşmiş temsiliLacan: Travmanın yeniden temsil edilişi
9. HalkasıSerra’nın yaşam unsurlarıyla vedalaşmasıVedalaşma, kayıpla barış, içsel kapanışJung: Ölüm arketipi ve içsel tamamlama

Nazlı Eray’ın bu romanı, klasik anlatı yapısını kırarak katmanlı bir bilinçaltı yolculuğa dönüşür. Bu metin halkaları, yalnızca olay örgüsünün yapı taşlarını oluşturmaz; aynı zamanda yazarın psikanalitik derinliğe açılan edebi evreninin haritasıdır. Serra’nın rüyalar, belleğin kıvrımları ve zamanın ötesine geçen karşılaşmalarla örülü yolculuğu; Freud’un bastırılmış arzular, Jung’un arketipler ve Lacan’ın özne teorisiyle bütünleşir. Her bir halkada karakterin yaşadığı yönsüzlük, yabancılaşma, kimlik çözülmesi ya da içsel yüzleşme, bir yandan bireyin benliğine dair metaforik bir çözümleme sunarken, diğer yandan toplumsal-kültürel belleğin de bir izdüşümüne dönüşür. Böylece Ayışığı Sofrası, fantastik görünümlü bir düş anlatısından çok daha fazlası hâline gelir; travma, arzu ve kimliğin psikanalitik izleği üzerinden bireysel bir hafıza ve varoluş sorgulamasına dönüşür.

Büyülü gerçekçilik estetiğiyle örülen Ayışığı Sofrası, psikanalitik açıdan değerlendirildiğinde, bireyin iç dünyasına dair derinlikli bir keşif alanı sunar. Romanın yapısı; zaman ve mekânın akışkanlığı, karakterlerin kimlik bölünmeleri ve bastırılmış travmaların simgesel imgelerle dışavurumu üzerinden şekillenir.

Freud’un bastırılmış arzular ve rüya analizi kuramı, Serra’nın fantastik deneyimlerini bireysel bilinçaltının yansımaları olarak yorumlamamıza olanak tanırken; Jung’un kolektif bilinçaltı ve arketipler kuramı, Yedi Uyuyanlar efsanesi gibi mitolojik unsurların anlatıdaki işlevini açıklar. Lacan’ın ayna evresi ve “öteki” kavramı ise, karakterin özneleşme sürecindeki bölünmeleri ve simgesel düzenle kurduğu ilişkiyi anlamak açısından güçlü bir kuramsal çerçeve sunar.

Roman boyunca anlatıcının geceyle kurduğu ilişki, bilinçdışıyla temasın metaforik bir ifadesine dönüşür. Ay ışığında kurulan sofra, yalnızca düşsel bir masa değil; aynı zamanda bastırılmış duyguların, kayıpların ve arzuların dışavurum alanıdır. Geceyi sahiplenme ve sonunda bu deneyimi içselleştirme hâli, psikanalitik bağlamda bir bütünleşme ve kabul sürecinin tamamlanması olarak yorumlanabilir.

Nazlı Eray’ın anlatısı, yalnızca fantastik öğelerle bezeli bir kurgu değil; aynı zamanda bireysel ruhsal çözülmeleri evrensel bir düzleme taşıyan edebi bir aynadır. Ayışığı Sofrası, insanın içsel çatışmalarına, kırılmalarına ve öz arayışına dair evrensel bir anlatı kurar. Bu bağlamda eser hem bireysel bir içsel yolculuğu hem de kolektif bir bilinç çözümlemesini barındırır.

Roman boyunca karşımıza çıkan mitolojik figürler, grotesk imgeler, yönsüz sokaklar ve simgesel nesneler; karakterin benlik kırılmalarını, kimlik arayışını ve toplumsal yabancılaşmasını temsil eden derin sembolik katmanlardır. Serra’nın Aşo’ya ulaşma çabası, görünürde bir dostu arama eylemi gibi görünse de özünde kendi eksik benliğine ulaşma, geçmişin hayaletleriyle hesaplaşma ve bireysel belleğiyle barışma girişimidir.

Ayışığı Sofrası, düş ile gerçeğin birbirine karıştığı, zamanın kırıldığı, kimliğin eridiği bir gece masalıdır. Serra’nın gecede süzülen silueti, yalnızca kayıp bir dostun izini değil; kendi içinin derinliklerine gömülmüş benlik parçalarının peşine düşer. Her sokak bir hatıra, her figür bastırılmış bir arzu, her masa eski bir yasanın yankısıdır. Ay ışığında parlayan o masa, bir ayna gibi, anlatıcının ruhuna tutulmuş sessiz bir projektördür.

Nazlı Eray, bu romanında yalnızlığı bir kaçış değil, yüzleşmenin, çözülmenin ve yeniden doğuşun alanı olarak sunar. Serra’nın içsel yürüyüşü, mitlerle, rüyalarla ve geçmişin silik suretleriyle örülmüş uzun bir ağıttır. Freud’un bastırma teorileriyle örülen travmalar, Jung’un arketiplerinde yankılanan imgeler ve Lacan’ın bölünmüş öznesi; hepsi bu gece yürüyüşünün yoldaşları olur.

Ayışığı Sofrası, sadece bir roman değil; bir benlik haritasıdır. Kimliğin, belleğin ve arzunun karanlık kıvrımlarında ilerleyen bu anlatı, okura da kendi bilinçdışının kapılarını aralar. Ve nihayetinde, o sofra başında yalnızca Serra değil, bizler de kendi geçmişimizle yüzleşiriz; kendi gecemizin ışığına bakar gibi.

KAYNAKÇA

  • Demir, A. (2017). “Nazlı Eray’ın Romanlarında Gerçeküstü Anlatım”. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 57(2), 341-359.
  • Eray, N. (2000). Ayışığı Sofrası. İstanbul: Can Yayınları.
  • Eray, N. (2000). Düş Ülkesinin Kızıl Saçlı Kraliçesi [Söyleşi]. Alıntılayan: Yücel, E.
  • Freud, S. (2001). Yas ve Melankoli (Çev. Saffet Murat Tura). İstanbul: Metis Yayınları.
  • Freud, S. (2010). Rüyaların Yorumu (Çev. Ahmet Cemal). İstanbul: Say Yayınları.
  • Jung, C. G. (1995). İnsan ve Sembolleri (Çev. E. Aksay). İstanbul: Kabalcı Yayınları.
  • Jung, C. G. (2006). Arketipler ve Kollektif Bilinçdışı (Çev. Zeynep Özten). İstanbul: Say Yayınları.
  • Lacan, J. (1994). Ayna Evresi Üzerine Notlar In E. Ragland-Sullivan (Ed.), Jacques Lacan and the Philosophy of Psychoanalysis. Urbana: University of Illinois Press.
  • Lacan, J. (2003). Seçme Yazılar (Der. Jacques-Alain Miller; Çev. H. Tümertekin). İstanbul: Bağlam Yayınları.
  • Cebeci, O. (2004). Psikanalitik Edebiyat Kuramı. İthaki

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir