Eksik parçalarla yaşamak, bir yanılsama olan bütünlük uğruna verdiğimiz mücadeleden daha az mı yorucudur? Her şeyin kırık dökük bir halde bırakılması, insanın kendi çelişkileriyle en samimi buluşması değil midir? Acı, hayatın dokusuna işlenmiş; her gün biraz daha derinlere işlerken, insanın yaşama gücünü adeta damarlarından çeker. Hissizlik, acıya karşı örülen bir duvar gibidir; bir yandan korur, bir yandan içten içe tüketir. Ama hissizliğin kendisi de bir paradoks değil midir? Acının etkisini silerken, varlığını en çok nüfuz ettiren şey, belki de bu hissizliğin derinliğidir.
Bir zamanlar her şeyin bir bütün olduğuna inanacak kadar cesur ya da belki saf olduğumu sanırdım. Oysa bütünlük bir yanılsama değil de nedir? Kendi kurduğum bu sahte düzeni hangi vaatlerle kendime sunduğumu bile bilmiyorum artık. Şimdi ise yazdıklarım, ölümün soğuk gerçeğine bir ağıt mı, yoksa anlamını kaybetmiş sözcüklerin düzensiz bir dansı mı? İlginçtir ki, yaşamın var ettiği bunca anlamsız şeyin ortasında hissizliğim, bir anlam taşıyan tek şey gibi görünüyor.
Tanrıya gelince… Tanrı, insanoğlunun en büyük yalanına mı dönüştü? Belki de onu bu hale getiren biziz; kirli vicdanlarımızla, içimizdeki karanlıkla. Tanrı bir kez öldürüldüğünde, kırık döküklüğe şaşırmak anlamını yitirmiyor mu? Dünya hep böyle değil miydi? Yalnızca, yaşamın kusursuz bir düzen içerdiğine dair beslediğimiz yanılsamalarla kendimizi avutmayı mı öğrenmiştik? Şimdi ise tanrısız bir dünyada, anlamsız bir yaşamı sırtlanarak ilerliyoruz.
Hissizlik, bana göre en kutsal ve en yüce şey. Bu durgunluğun içinde, kendi varoluşumun ağırlığını taşımanın başka bir yolu var mı? Tanrım, bu hissizlik bana bir çıkış yolu sunuyor mu, yoksa yalnızca daha derin bir boşluğa mı sürüklüyor? Tüm bu kırık dökük parçaların içinde, hissizliğin ne anlama geldiğini anlayabiliyorum; çünkü burada, bu karanlığın içinde bile, bir tür huzur buluyorum.