HİÇBİR ŞEY YETMEYECEK…
Hiçbir şey yetmeyecek, hiçbir şey kelimelere dökülemeyecek ya da hiçbir şey benim istediğim gibi olmayacak. Bir şeyleri beklemek, bir şeyleri istemek bu hayatta kavuşulacak bir…
1991 yılında Almanya’da doğan Sinan Kesova, son dönem başarılı yönetmenlerimizdendir. Nuri Bilge Ceylan ve Tayfun Pirselimoğlu gibi yönetmenlerle da çalışan Kesova, kısa filmi Hinterland ile dikkatleri çekmeyi başarmış, bu kısa filmiyle İstanbul Film Festivali’nde FIPRESCI Ödülü’ne, 23. Belgrade Auteur Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne değer görülmüştür. 2024 yılında ise ilk uzun metraj filmi “Büyük Kuşatma” ile seyirci karşına çıkmış, bu filmle 43. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü’nü kazanmıştır. Benim de Gaziantep 11. Zeugma Film Festivali’nde izleme şansı bulup beğendiğim “Büyük Kuşatma”nın ardından değerli Sinan Kesova ile içimde bir söyleşi isteği hasıl olunca böyle bir paylaşım ortaya çıktı. Kendisine çok çok teşekkür eder; sinema yolculuğunun uzun olmasını temenni ederim. Umarım söyleşimizi keyifle okursunuz.
Ortaokul-lise yıllarında birçok mesleğe ilgi duyduğum olmuştu. Özellikle ortaokul süresince aşçılığa, mimarlığa ve iktisata ara ara ilgim yükselmişti. Hangi dönem neye ilgi duyuyorsam, onun üzerine dergiler filan alırdım.
Lise yıllarında ise okulun tiyatro grubuna katıldım. Artık tiyatro mu sebep oldu, ya da tiyatroya katılmam ilgimin pek farkında olmadan sanata kaymasından mütevellit miydi tam da hatırlamıyorum. Çünkü müzik zevkimin de nispeten şekillendiği yıllar bu yıllar.
Velhasıl, lisenin son yılında ise sinema beni ziyadesiyle içine çeken bir şey olmuştu artık. Meslek olarak da cazip geliyordu gelmesine, ama bir fikrim de yoktu tabi- bol bol film izliyordum sadece. Üniversitede sinema okuma fikri ise gözümü korkutuyordu. Ya sevmezsem korkusuyla İşletme/İktisat eksenli bir tahsil sürdürmenin doğru olacağını düşündüm, öyle de yaptım. Üniversite başlar başlamaz bir hata yaptığımın farkına da varmıştım gerçi fakat girmiştik bir yola. Bu sebeple de üniversite ile ilişkim büyük ölçüde minimumla yetinip dersleri vermekle özetlenebilir. Kalan vaktimi de büyük ölçüde film izlemeye ayırıyor, yaz aylarında ise setlerde çalışıyordum. Öylece endüstriye girmiş oldum diyebilirim.
Tam ne ifade ediyor bilmiyorum ama çok şey ifade ettiği muhakkak. Bir filmin sizde uyandırdığı his ve düşüncelerle baş başa kalabilmek, bunları yalnız veya başkalarıyla irdeleyebilmek muazzam bir şey. Eser ile seyirci arasındaki bu etkileşimin herhangi bir tarafında olmak tarifi zor bir haz kaynağı.
Kendini var etme mücadelesi mi peki? Her uğraş biraz öyle herhalde. Çaba göstermek zorundasınız, dolayısıyla da kendiniz ve dış faktörlerle doğal olarak mücadele halindesiniz. Meslek dediğimiz şey de her bireyin kişiliğini şekillendiren temel ögelerden bir tanesi. Ama Türkiye’de bu mücadele biraz daha çetin olabiliyor. Sonuçta biz sanatçıları biraz da uzaktan severiz. Çok yakınımızda olmasalar da olur. Çocuğumuzun mühendis, doktor olmasını yeğleriz. Böyle bir toplumda biraz daha mücadele göstermek gerekiyor sanırım.
Filmlerini bildiğiniz ve hayatınıza öncelikle kamusal birer figür olarak girmiş olan bu sanatçıların sonrasında çalışma pratiklerine tanık olabilmek inanılmaz bir deneyim elbette.
Her iki ismin de sinemaya apayrı bir pencereden bakıyor olmaları, en pratik hususlarda bile farklı yaklaşımlarının olması yanlarında edindiğim tecrübeleri daha da zengin ve ufuk açıcı kılıyor haliyle.
Hem çalıştığımız süre zarfında hem de iş dışında da sohbetlerine nail olabildiğim için kendimi çok şanslı addediyorum. Keza kısalarımda ya da “Büyük Kuşatma” sürecinde olsun, her zaman eleştirileriyle yol gösterici veya yüreklendirici oldukları için de minnet duyuyorum.

Açıkçası hiçbir fikrim yok. Zaten o kadar da ödül almış değilim. Sadece benim görmediğim ya da bilemeyeceğim birtakım olumlu katkıları olmuştur diye ummak isterim.
Ödüllendirilmek elbette hoş bir şey fakat yarattığı hoş hisler de oldukça kısa süreli, en azından kendi adıma. Sinemacılık daha ziyade atlatılan ve yaklaşmakta olan zorluklarla anılabilecek bir süreç olduğundan belki de.
Tek başıma üstlenmedim tabii. Yoel Meranda gibi, ortaklarım Alara Hamamcıoğlu Bayraktar ve Ilgım Coşar gibi parmakla gösterilecek yapımcılarla bir arada olma şansına eriştim. Ama ben de dahil olmak zorunda oldum.
Bunun birincil sebebi, Türkiye’de arthouse diye adlandırdığımız sinemanın finansman kaynaklarının kısıtlılığı yönetmenleri ister istemez bu sürece dahil olmak zorunda bırakıyor. Keza ilk uzun metrajlarda, Sinema Genel Müdürlüğü’nün mevzuatı uyarınca da yönetmenler projelerinde yapımcı olarak da yer almak zorunda kalıyorlar.
Filmlerin bilhassa yurtiçi finansman kaynaklarını daha geniş bir hacim ve yelpazeye kavuşturabilir, Avrupa standartlarında bütçe ve mevzuatları norm haline getirebilirsek yönetmenler filmlerinin kreatif kısmına daha çok odaklanabilir, yapım şirketleri de daha üretken ve sürdürülebilir yapılara kavuşabilir.
Öyle bir projem şu ana kadar olmadı. Ama bir proje düşündüğünüz zaman ister istemez bu faktörleri hesaba katmak zorundasınız. Bu da yönetmen ve yapımcıları daima birtakım feragatlere sevk ediyor. Bu durumdan en olumsuz etkilenen içerik oluyordur muhakkak, ama buna prodüksiyonel şartlar vb. birçok husus ekleyip uzun bir liste oluşturmak mümkün.
Bu husus Türkiye’de daha çok Kültür Bakanlığı destekleri üzerinden tartışılan bir mesele ama bunun birçok ve bir o kadar önemli ayağı mevcut elbette. Öncelikle toplum olarak birtakım şeylere çok kolay ve orantısız tepki gösterebiliyoruz. Bu bile birçok sanatçının üretimini etkiliyor: Bir eser vücut buluyor ama Türkiye’de gösterilemiyor. Ya da eser gösterilebiliyor ama ne hikmetse sanatçısının memleketinde yaşantısına devam etmesi mümkün olamıyor.
Şüphesiz. Bir kere geldiğimiz şu dünyada, izahı zor bir biçimde sizde bu kadar haz uyandırabiliyorsa bir şey, dünyevi birtakım başka faktörlerin bu yolculuğa ket vurmasına mümkün mertebe engel olunmalı diye düşünüyorum. Bunu hayata geçirmek elbette söylemesi kadar kolay olmuyor, en başta da ekonomik olarak.
Sinemayla ilgilenmenin bir artısı da hayatla biraz daha yakın bir ilişki kurmanıza olanak sağlaması sanırım. Hepimiz hayatı her şeyiyle yaşıyoruz ama sinemayla iştigal halinin algınızı genişleten bir yanı var sanırım. İşinizi yapabilmek için etrafınızdaki herkes ve her şey potansiyel bir malzeme, dolayısıyla her şeye o gözle bir kez daha dikkat kesilmek icap ediyor. Zaten bu da zamanla gündelik bir pratik, hatta bir refleks haline geliyor.

Sinemamıza bir katkı sunmak benim bu filme ya da kendime biçebileceğim bir misyon değil açıkçası.
“Büyük Kuşatma” ile kendimizce – ekip olarak – özgün bir film ortaya koymaya çalıştık tabii. Bilhassa başta tematik ve görsel olarak, Türkiye’deki arthouse filmlerden nispeten ayrışabilecek bir film olması için çabaladık ve belli oranda da bunu başaran bir film olduğunu düşünüyorum. Dekupaj olsun, ölçekler olsun… Kast konusunda dahi, Macit, İpek, Yiğit, Feyza, Mohi, Ruhi Hoca ve Turhan karakterlerinde ezbere dayanmayan bir yaklaşımda olmaya çalıştık. Kısaca, genel olarak senaryosundan renk çalışmasına kadar her departmanda bu düsturla yol almaya gayret ettik diyebilirim.
Öncelikle kendi alanınızda ülkenizde ve yurtdışında neler yapıldığına dair etraflıca bir fikrinizin olmasının çok mühim olduğunu düşünüyorum. Keza sinema dışında da birçok konuya merak beslemek lazım. Aksi takdirde, ki böyle örneklere tanık olmuyor değiliz, aklınıza gelen ilk fikirden ya da yakın zamanda kulak kabarttığınız bir hikâyeden harika bir sinema filmi çıkacağı yanılgısına kolayca kapılabilirsiniz.
Buna ek olarak, sinema, yapım süreci yılları bulan, insanın kolaylıkla bazı şeylere körleşebileceği, kendini birtakım detaylarda kaybedebileceği bir alan. Dolayısıyla çevrenizde sizi bilgi birikimiyle destekleyecek, hedefleriniz doğrultusunda sizi sorgulayacak, paylaştığınız bir senaryo veya kurgu versiyonuna en acımasız eleştirileri getirebilecek insanların rehberliği çok büyük yardım teşkil ediyor diye düşünüyorum.
Özellikle Feyza’nın ve bir nebze Alp’in filmin dramatik ögeleri karşısında absürt gelebilecek, yaşlarına pek de konduramadığımız birtakım tavırlarının olması izleyiciyi bir nebze yabancılaştıran faktörler olabilir, hak veriyorum.
Feyza’nın, ilk bakışta, Macit nezdinde bariz bir dış tehdit teşkil ettiği yönünde bir izlenime kapılmamız da anlaşılabilir, fakat diğer yandan Feyza’nın bile isteye tehdit oluşturmak saikiyle hareket ettiği bana sorarsanız tartışmalı.
Özellikle mesleği itibariyle ondan beklenen oturaklılık karşısında tezat teşkil eden birtakım özellikleri olan bir karakter sadece. Yer yer ses tonunu ayarlayamayan, gülüşünün bile belli oranda abartılı olabildiği, yer yer patavatsız gelebilecek veya fazla dışa dönük bir tavrı olabilen bir karakter, bilhassa Macit gibi biri için. Nitekim onu tehdit olarak algılaması ve bunu kaba saba bir biçimde açık etmesi biraz da kendi perspektifinden Macit’in Feyza’yı koyduğu yer ile ilintili.
Şöyle bir örnek ile açıklamaya çalışayım: Farz-ı misal, bir aile sofrada toplanmış ve içlerinden birisi o topluluğun mutabık olduğu abab-ı muaşeret çerçevesine aykırı bir söylem yahut bir harekette bulunuyor. Küçük bir çocuk kabalığının bedelini karşılaşacağı ani bir azarla ödeyebilecekken, ailenin büyüğü ya da saygın bir bireyiyseniz aynı tavrın nispeten mazur görülmesi ya da görmezden gelinmesi hayli olası. Demek istediğim, insanların tepkisinin eylemin kimin tarafından gerçekleştiğine göre şekillendiğini düşünüyorum, bilhassa Türkiye gibi otorite karşısında haddinden fazla sinebilen bir toplumda. Macit’in Feyza’ya – ve tabii Alp’e de – bu kadar rahat bir şekilde sorumluluk yüklemesi, onları hakir görmesi, yaşadığı olumsuzlukların müsebbibi olarak kaydetmesi biraz onların kendi nezdindeki konumlarıyla ilintili.
Alp ve Feyza’nın çocuksu ilişkilerine gelecek olursak. Karakteriyle tezat oluşturduğunu açıkçası düşünmüyorum. Elbette insanların “norm” addedeceği – ki bunun normu aslında olamaz – bir flört süreci filan izlemiyoruz. Ama bu iki insanın da ilişkisinin belki bazı aceleciliklere, sakarlıklara gebe olması kişilikleri itibariyle mümkün diye düşünüyorum.
Elbette. Türkiye’de sanatçıların, siyasi erkin belirlediği çizgilerin dışına çıktıklarında bedel ödemek zorunda kalabilecekleri bir ortam olduğu aşikâr. Bu atmosferin sanatçıların ve sinemacıların eserlerine sirayet etmediğini söylemek, gerçeklerden tamamen kopuk bir düşünce olur.
Bununla beraber, sansür sadece siyasi bir perspektiften temellendireceğim bir şey de değil. Toplumsal, endüstriyel ve bireysel başta olmak üzere sayısız düzlemi var. Bu toplumun derinlerinde yer etmiş “millet ne der?” endişesi birçok insanı hayal ettiğinden uzak bir yaşantıyı yaşamak zorunda ve düzene riayet etmek durumunda bırakabiliyor.
Bu memlekette film yaptığınız zaman, finansman opsiyonlarınız belli, neyin filmini nasıl yapabileceğiniz de üç aşağı beş yukarı belli olan şeyler. Ve bunlar sadece o işin ne denli “suya sabunu dokunduğu” ile kısıtlı bir durum değil, stilistik yahut prodüksiyonel açıdan da ezber bozacak işlerin ortaya konulmasının başka yerlere oranla çok daha zor olduğu bir coğrafyadan söz edebiliriz. Tabii her yerde olduğu gibi kurallar yapanın kim olduğu veya kiminle iltisaklı olduğu doğrultusunda esnetilebiliyor.
Bir yandan da, bu durumlar sadece Türkiye’ye has mı? Elbette hayır. Bugün birçok ülkede birbirine karşıt kesimler kendi sansür mekanizmalarını işletir hale geldi. Memnun edilmek istiyor ve kendi diskurunun belirlediği çerçevenin dışına çıkılmasından, o çerçevenin sorgulanması veya kale alınmamasından büyük rahatsızlık duymakla kalmayıp bunlara cüret edenleri bastırmaya çalışıyor. Daha acı verici olanı ise, güya en özgürlükçü ve demokrat kesimlerde dahi yaygınlaşan bir aforoz etme dürtüsünden bahsedebiliriz.
Bilhassa memleketimizde, bu suya sabuna dokunma meselesinin oldukça indirgemeci ve yüzeysel bir yerden ele alındığını düşünüyorum. Çünkü insanlar “suya sabuna dokunmama” “suç”unu isnat ettikleri sanatçıya çoğunlukla “niye slogan atmadın” demiş oluyorlar. Kendi adıma, herkesin bu tip baskılardan arı ve arzu ettiği şekilde hayatını, meslek hayatını sürdürebileceği bir ortam temenni ediyorum. Ortaya konulan eserin birtakım insanların siyasi beklentilerini tatmin etmedi diye üç-beş takdirden mahrum kalması hiçbir sanatçının umursamamasını arzu edeceğim bir husus. Elbette eleştiri konusu olabilir, olsun da zaten ama bunlar asla bir eserin niteliği ile ilintili şeyler değil bana kalırsa. Nitekim kendi adıma, siyasi duygularımla örtüşse dahi sinema olarak çok zayıf gördüğüm birçok iş de sayabilirim ve tam aksine tüm kariyerini siyasi duruşu üzerine kurmuş olup muazzam filmler ortaya koymuş sinemacılardan da bahsedebiliriz. Her halükârda en vahimi bunun “ticaretine” soyunanlar.
Nasıl ki bir filme “niye yeterince otobiyografik değil” diye bir tepki göstermek ziyadesiyle abes ise, herhangi bir filmi sadece slogan atıp atmaması üzerinden tartıya koymanın, bunu yapanın ufku ve kalibresinin ne kadar kısıtlı olduğunu açık etmek dışında bir fayda sağladığını düşünmüyorum.
En beğendiklerim diye bir liste yapmam mümkün değil sanırım. Ayırması çok güç. Orta yol olması adına “çok beğendiğim” beş yönetmen zikretmiş olayım: Reichardt, Kaurismaki, Ozu, Akerman, Hou Hsiao-Hsien.
Kendimce toplu bir gerekçe verecek olursam: uyandırdıkları tarifsiz hisler ve gönüldaşlık itibariyle, ya da bazen film yapma arzusuna dair tetikledikleri inanılmaz bir aciliyet duygusuyla hatırladığım, yıllar geçse dahi bende hala çok sabit bir yer işgal eden yönetmenler.