Emily Dickinson, “Acının eşiği yoktur,” diyordu. Gerçekten de öyle mi? İnsan nefes aldığı sürece acıyı kanıksar, kabullenir, hatta kutsar. Peki ya kötülük? Onun bir sınırı var mı? Yoksa sonsuz bir karanlık gibi büyüyerek her şeyi yutan bir boşluk mudur kötülük? İnsan, yaptığı kötülük kadar mı acı çeker? Ya kötülük yapanlar, acıyı hiç tanımayanlarsa?
Çoğu zaman küçük hayatlarımızda yaşadığımız kederleri dünyanın en büyük acısı sanırız. Oysa savaşların, yıkımların, toprağa gömülen adaletsizliklerin yanında, bizim sıkıntılarımız bir çiy tanesi kadar hafif kalmaz mı? Gerçek acı, bir savaş meydanında, bir sığınakta ya da evladını toprağa veren bir annenin gözyaşlarında yankılanır.
Yeryüzü kimlerin kanıyla sulanmadı, hangi haksızlıklar toprağa gömülmedi? Bir ot ya da hayvan gibi yaşarken, yaşamayı gerçekten hak ediyor muyuz, yoksa sadece var olmanın yükünü mü taşıyoruz?
Birkaç gün önce izlediğim Lee filmi, zihnimde bu soruların yankılanmasına sebep oldu. Film, Lee Miller’a dair derin bir merak uyandırdı bende. Onun gözünden akıp giden dünyaya, yaşadıklarına ve ardında bıraktığı izlere tanıklık ettikçe, öğrendiklerimi paylaşmak istedim. Ama asıl niyetim, filmin bende uyandırdığı sorgulamaların sizde de bir karşılık bulması, sizi de düşünsel bir yolculuğa çıkarması.
Lee Miller; güzelliğiyle bir model, vizyonuyla bir fotoğrafçı, cesaretiyle savaş muhabiriydi. 1907’de New York’ta doğdu, çocukluğu özgür bir ruhun kıpırtılarını taşıyordu. Erken yaşta keşfedilen güzelliğiyle modellik kariyerine adım attı, dönemin moda ikonlarından biri oldu. Fakat yüzeysel şöhret ruhuna yetmedi; Paris’te fotoğrafçılıkla içsel yaratıcı benliğini keşfetti. Man Ray ile kesişen yolları, aşk kadar sanat tarihine yön verecek bir ortaklık da doğurdu. Surrealizmin derin sularında yalnızca bir ilham değil, başlı başına bir yaratıcı dehaydı.
İkinci Dünya Savaşı’nda, savaş muhabiri olarak insanlığın karanlık yüzünü belgeledi. Objektifini, savaşın acımasız gerçeklerine çevirdi; duyarlılığı ve cesaretiyle tarihe görsel bir miras bıraktı. Hayatı boyunca trajedi ile yaratıcılığı bir terazide taşıdı. 1950’lerden sonra sanat dünyasından çekilip kendini mutfağına ve bahçesine verdi, yaratıcılığını gündelik hayata taşıdı. 1977’de öldüğünde geride yalnızca bir yaşam değil, kalıpları yıkan bir miras bıraktı.
Lee Miller’ın hikâyesi, özgürlüğün ve yaratıcılığın asla teslim olmayan bir masalıdır. Hitler’in küvetinde çekilen o çıplak fotoğraf, tarihin en çarpıcı imgelerinden biri olarak, tüm bu anlatının sembolü gibi duruyor.
