TÜRK ŞİİRİNDE KADIN FİGÜRÜNDEN FEMİNİST KADIN TİPİNE DOĞRU

Kurmaca temelli edebî türlerden olan romanın temel yapı taşlarından biri kişi kadrosudur. Ancak kişi kadrosunu sadece roman türüyle sınırlamak doğru mudur? Çünkü bazı şairler vardır ki romana ait bu özelliği şiirlerine aktarırlar. Didem Madak da bu şairlerdendir. Didem Madak şiirlerinin en önemli özelliklerinden biri öyküleyici bir anlatıma sahip olmasıdır. Bu anlatımla Madak, küçük olayları kişilerle birlikte kendi dünyasını aktarmak amacıyla kullanır. Dramatik şiir örneği de sergileyen Didem Madak, çoğunlukla anlatıcının kendisi olduğu şiirlerinde şiir kişisi olarak da kendi ruhunu gezindirir. Bu durumda onun şiirleri “kişi” bağlamında incelemeye açık bir hale gelir.

İsmail Parlatır, tip’i tanımlarken “temsilcilik” kavramını ön plana alır. Tip’i temsilcilik görevini üstlenen kişi olarak gören Parlatır: “Bir düşünceyi, bir ideolojiyi, bir sosyal sorunu veya toplumun bir ortak değerini, vaka kuruluşu bünyesinde temsil ederek, okuyucuya daha çarpıcı bir biçimde sunmakla görevlidir veya yükümlüdür. Bu görünümüyle veya sunumuyla o, aynı zamanda bir “örneklik” de ediyor.” (Parlatır, 2019: 6) der. Didem Madak da şiirlerinde kadını daha çok feminist yönüyle ele alırken hem sosyal bir varlık hem de topluma ait sınıfsal bir öge olarak değerlendirir. Madak, bu kadın tipini kendi yaşamsal alanıyla harmanlayarak çarpıcı bir anlatı unsuruna dönüştürür.

Modern Türk şiiri, Tanzimat’tan günümüze uzanan süreçte, toplumsal ve edebi dönüşümlerin etkisiyle kadın figürünü çok boyutlu bir şekilde ele alır. Geleneksel şiirde daha çok idealize edilmiş bir sevgili ya da sembolik bir varlık olarak yer alan kadın, modern dönemde bireysel kimliği, toplumsal rolleri ve iç dünyasıyla daha gerçekçi ve karmaşık bir tip olarak ortaya çıkar. Ancak günümüze doğru gelindikçe kadın figürü daha çok kadın şairler aracılığıyla feminist kadın tipine evrilir.

Modern Türk şiirinde Tanzimat’tan Cumhuriyet’e ve oradan günümüze kadın figürü şairlerin bakış açılarına, dönemin sosyo-kültürel atmosferine ve edebi akımlara bağlı olarak farklı temsiller kazanır. Kadın kimi zaman bir aşk nesnesi, kimi zaman toplumsal baskıların simgesi, kimi zaman da özgürlüğün ve başkaldırının sesi olarak şiirlerde yer bulur.

Cumhuriyetin ilanı yalnızca siyasal bir devrim değil, aynı zamanda toplumsal yapının da köklü bir dönüşüm sürecine girmesi anlamına gelir. Bu büyük değişim, özellikle kadınların toplumdaki yerini ve rolünü doğrudan etkiler. Tanzimat’tan itibaren başlayan kadın hakları tartışmaları, Cumhuriyetle birlikte somut yasal reformlarla desteklenir. Eğitimde fırsat eşitliği, medeni haklarda iyileştirme ve siyasi temsil alanlarında kadına yeni haklar tanınır. Ancak, ideal ile gerçek arasında geniş bir uçurum vardır. Kadınlar, bir yandan modernleşmenin sembolü olarak kamusal alana davet edilirken, diğer yandan geleneksel toplumsal rollerin gölgesinden tam anlamıyla sıyrılamazlar. “Yeni Kadın” imgesi, idealize edilmiş bir figürdür: eğitimli, çalışkan, modern ama aynı zamanda ulusun “annelik misyonunu” da üstlenecek kadar geleneksel.

Bu dönemde kadınlar hem Cumhuriyet’in çağdaş birey idealiyle hem de geleneksel aile değerlerinin beklentileriyle şekillenen ikili bir baskı altında kimliklerini inşa etmek zorunda kalırlar. Kadın hem modernleşmenin bir öznesi hem de taşıyıcısıdır; ancak bu süreç, kadının özgürleşmesinden ziyade belirli kalıplar içinde yeniden tanımlanmasını beraberinde getirir. Sonuç olarak, Cumhuriyetin ilk yıllarında kadın, toplumsal değişimin en görünür ve en tartışmalı yüzlerinden biri haline gelir. Bugün bile süregelen pek çok tartışmanın kökeninde, bu ilk yılların kadına yüklediği rollerin izleri yatmaktadır.

Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yahya Kemal Beyatlı gibi erken Cumhuriyet şairleri, kadını sıklıkla “güzellik”, “iffet”, “annelik” ve “yeni nesil yetiştiriciliği” gibi temalarla işlerler. Kadın, feminist bakış açısından uzak bireysel bir kimlikten çok, ulusal bir misyonun taşıyıcısı olarak resmedilir. Cumhuriyetin ilk kuşak kadın şairleri henüz görünürlük kazanamaz. Bu dönemde kadının sesi daha çok erkek şairlerin gözünden yansır. Kadın bireysel kimliğiyle henüz tam anlamıyla sahneye çıkamaz. 1940’lardan sonra, özellikle Behçet Necatigil ve erken dönem Attila İlhan şiirlerinde kadın, daha çok yalnızlık, bireysel bunalım ve modern hayatın getirdiği yabancılaşma temalarıyla ele alınmaya başlanır. Ancak Nazım Hikmet, bu dönemin en dikkat çekici şairlerinden biri olarak, kadını toplumsal bağlamda ele alır. Onun şiirinde kadın, yalnızca bir sevgili değil, aynı zamanda bir yoldaş, anne ya da emekçidir. “Kadınlarımız” şiirinde, kadın hem kişisel bir özlem nesnesi hem de mücadelede bir dayanışma figürüdür:

Ve onlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleriyle
toprağı ve hayatı yoğuran
kadınlarımız…
(Hikmet, 2008: 1171)

Necip Fazıl’ın şiirlerinde ise kadın, bazen idealize edilmiş bir sevgili, bazen dünyevi arzuların bir temsilcisi, bazen de manevi arınmanın karşı kutbu olarak görünür. Bu farklı kadın tasvirleri, onun hem bireysel hayatındaki kırılmalarla hem de düşünce dünyasındaki dönüşümlerle yakından ilişkilidir. Özellikle “Örümcek Ağı” (1925) ve “Kaldırımlar” (1928) gibi erken dönem eserlerinde kadın, dünyevi aşkın ve şehvetin nesnesidir. Bu dönemdeki kadın tasvirleri, melankolik, ulaşılamayan, bazen gizemli bir figür şeklindedir. Sayıklama şiirinde:

Ne olurdu, bir kadın, elleri avucumda,
Bahsetse yaşamanın tadından başucumda,
Mırıl mırıl
Mırıl mırıl.”
(Kısakürek, 2023: 104) Kadın, şair için bir arzu, çekim, bazen de kayıp duygusunun kaynağıdır.

Necip Fazıl, tasavvufa yöneldikten- özellikle Abdülhakim Arvasi ile tanıştıktan sonra- kadın figürünü geçici dünyanın bir süsü veya ilahi aşktan uzaklaştırabilecek bir imtihan unsuru olarak da görmeye başlar. Bu dönem eserlerinde kadın, artık sadece estetik bir obje değil; insanın maneviyatına karşı bir dünyevi cazibe unsuru olarak da tasvir edilir. Kadına yaklaşımı daha eleştirel ve metafizik kaygılarla örülü hâle gelir:

Bir işaret, bir misal;
Ayrılık remzi visâl…
Allah’a yol bir timsal;
Kadın…
(Kısakürek, 2023: 176)

Çile kitabı (1958) Necip Fazıl’ın şiirlerinin büyük bölümünü topladığı eseridir. Bu kitapta kadın, yine acı, eksiklik, boşluk hisleriyle yan yana gelir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında modern Türk şiiri, kadını bir birey olarak özgürleştirmekten çok, onu yeni ulusal kimliğin süsleyici ama sınırları çizili bir parçası olarak görür; bu bakış açısı özellikle kadın şairlerin ve feminist şiir anlayışının ortaya çıkmasına dek sorgulanmadan devam eder.
1950’lerde ortaya çıkan İkinci Yeni hareketi, Türk şiirinde soyutlama ve imgelem ağırlıklı bir dönemi başlatır. Bu dönemde kadın, somut bir varlıktan çok, şairin bilinçaltının bir yansıması ya da estetik bir imge olarak belirir. Özellikle İkinci Yeni sonrası şiirlerinde kadın imgesi, hem somut bir “öteki” hem de soyut bir metafor olarak öne çıkar.
Cemal Süreya, Edip Cansever ve Turgut Uyar gibi şairler, kadını aşk, yalnızlık ve varoluşsal sorgulamalarla ilişkilendirir. Cemal Süreya’nın “Üvercinka” şiirinde kadın hem erişilmez bir ideal hem de şairin duygu dünyasının bir parçasıdır. Adam” şiirinde:

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için Afrika dahil”
(Süreya, 2013: 38)

Burada kadın bölünemez bir bütünlük olarak sunulur. Kadın, geçici güzellikten çok daha derin bir varlığa sahiptir.
Edip Cansever’de kadın, bireyin varoluş sancılarında yiten bir figürdür. Kadın bazen konuşur, bazen susar ama hep eksik kalır. “Hoşlandığım Kadınlar” şiirinde kadınlar, süreklilik, değişkenlik ve ulaşılamazlık imgeleriyle anlatılır:

Ne yapsam neye benzetsem;
Bu mahzun halimi
Aşıklık değil benimkisi,
Yolculuk değil,
Neyi duysam hüzünlenirim,
En ufak şeyi, rüzgârı bile.
Kimseye benzemez gülmem konuşmam,
Kimseye benzemez hoşlandığım kadınlar,
O kadınlarki rüzgâra verip saçlarını,
Resimlerde yaşayan,
Şiirlerde yaşayan.”
(Cansever, 2011, s. 20)

Turgut Uyar’da kadın, genellikle bir özlem, kaybolmuşluk ve yarım kalmışlık duygusunun taşıyıcısıdır. Turgut Uyar’ın şiirlerinde kadın figürü, yalnızca bir aşk nesnesi ya da ilham kaynağı olarak değil, aynı zamanda bireyin içsel çatışmalarını, toplumla olan gerilimlerini ve varoluşsal sorgulamalarını yansıtan çok katmanlı bir temsildir. Şairin kadın anlayışı yalnızca bedensel değil; ruhsal, hatta kozmik bir düzleme taşınmıştır. Göğe Bakma Durağı’nda:

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bırak seninle bakayım göğe”
(Uyar, 2011: 133)derken kadın, gündelik hayattan kaçışın ve ortak bir hayalin figürüdür. “Seninle” zamiriyle somutlaşan kadın, bir yolculuk arkadaşıdır. Ancak bu yolculuk, göğe yani bilinmeyene doğrudur. Kadın burada umudu, hafifliği ve özgürlüğü simgeler.
Ece Ayhan’da kadın, alışıldık anlamda bir aşk nesnesi değildir. Sokakların, toplum dışına itilenlerin dünyasında adı olmayan, unutturulmuş bir varlıktır.
“Benares’in Ölünmüş Kadınları”ndan:

Şimdi benares’in
en eski orospuları gibi bayramlarda
birdenbire sanskrit ölümlere çarpıp
şarkılara şarkılara düşen kadınlar var şarkılarında.
(Ayhan, 2019: 27)


Kadın burada unutuşun ve kederin bir sembolü halindedir. Kadının adı yoktur; sadece bir hissediliş, bir izlenim vardır.
İkinci Yeni’de Kadın figürü, klasik aşk şiirlerindeki idealize edilmiş “sevgili” tipinden koparak, çok daha karmaşık, çok katmanlı ve çoğu zaman soyut bir yapıya bürünür. 1950’lerin ortasında ortaya çıkan bu şiir anlayışı, dilin yapısını zorlayan, anlamı belirsizleştiren ve bireyin iç dünyasını ön plana çıkaran bir çizgi izler. Bu atmosferde kadın, artık sadece bir tema değil; bir imge, bir varoluş sorusu, bazen de şairin dilsel oyunlarında çözülmesi imkânsız bir gizem hâline gelir. Kadın figürü geleneksel şiirlerdeki gibi ulaşılmaz güzellikte bir sevgili değil; bazen anlamı belirsiz, karmaşık ve çok anlamlı bir varlık olarak çıkar karşımıza. Kadın figürü, doğrudan temsilden çok bir metafor ya da imgesel örgüyle verilir. “Üvercinka”, “Monna Rosa” gibi kelimeler buna örnektir. Kadın, şairin iç dünyasında bir eşlikçi ya da ruhsal bir kırılmanın simgesi olarak yer alır. Cinsellik ve tensellik çoğu zaman sembollerle, soyutlamalarla işlenir. Kadın figürü toplumsal cinsiyet meseleleri içinde değil, bireysel anlam düzlemlerinde konumlandırılır.
Modern Türk şiirinde kadın figürünün en önemli dönüşümlerinden biri, kadın şairlerin kendi seslerini duyurmaya başlamasıyla gerçekleşir. Böylece feminist kadın tipi daha da belirginleşir. Feminist kadın tipi Gülten Akın, Sennur Sezer, Nilgün Marmara gibi kadın şairlerin sayesinde kadını yalnızca bir obje ya da ilham kaynağı olmaktan çıkararak, onun içsel çatışmalarını, toplumsal baskılara direnişini ve özgürlük arayışını şiire aktarılır.
Gülten Akın’ın “Kestim Kara Saçlarımı” şiiri, kadının geleneksel rollerden sıyrılma çabasını güçlü bir şekilde ifade eder:

Kestim kara saçlarımı naber
Bir şey mi değişti naber /
Dünya değişti…
(Akın, 2000: 53)
“İlk Yaz” şiirinde:
“Ne çok acı çekmişsiniz kadınlar
Ne çok susmuşsunuz
Erkekler konuşurken.”

(Akın, 2000: 120)dizeleriyle erkeklerin kadınları ne denli ötekileştirdiği ne denli yabancılaştırdığını örnekler.
Nilgün Marmara ise daha bireysel ve varoluşsal bir düzlemde, kadının kırılganlığını ve içsel kaosunu yansıtır. Onun şiirinde kadın, toplumun dayattığı kimliklerden sıyrılarak kendi benliğini arayan bir tiptir. “Daktiloya Çekilmiş Şiirler”den “Beden” şiirinde:

Onun bedeni bir tımarhane.
İçinde çok işçi, deli ve çalışkan
.” (Marmara, 2008: 147)
Kadın bedeni, bir ruhsal çatışma ve baskı mekânı olarak sunulur. İçinde “işçi” de var, “deli” de. Kadının bedenine yüklenen rollerle birlikte zihinsel karmaşa da ima edilir. Nilgün Marmara’da kadın figürü; ne toplumsal normlara uyan bir kadın, ne de idealize edilen bir aşk nesnesidir. Onun şiirinde kadın; kırılgandır ama sıradan değildir, yalnızdır ama bu yalnızlık zorunludur, varoluşsal bir uyanıştır ama aynı zamanda ölüme meyillidir.
Toplumcu gerçekçi bir şair olan Sennur Sezer’in şiirlerinde kadın, süslü bir aşk nesnesi değil; emekçi, ezilen, direnen bir figürdür. Kadın hem aile içindeki hem de toplumsal yaşamdaki baskılara karşı mücadele eden bir varlıktır. Sezer’in şiirlerinde kadının hayatı; acı, yoksulluk, sömürü ve umudu bir arada barındırır. Kadın sadece bireysel bir varlık değil, toplumun aynasıdır:

Bir bıçak gibi sert ağzın
Gözlerin sormuyor, azarlıyor!
“Neden?”
Bir parçamızı götürdü her giden
Ama ağıt, yakışmaz sana Sevinç Abla
Seni senin sözlerinle anmalı:
“İran, Irak, Suriye, Filistin ve Türkiyeli kadınlar
Bir masada toplanmalı
Biz iyi anlarız birbirimizi”
(Sezer, 2019: 217)

“Kirlenmiş Kâğıtlar” şiirinde bekleme salonlarının burukluğunu kadının dilsizliği üzerinden anlatır:

Kadınlar, ki yoklukları fark edilir olsa olsa. Kadınlar,
bir yazma, bir renk, bir devinim… Karıncalar kadar
olağan… Payları karıncalar kadar hayatta.
Göçerler, trenleri tanımadan. Selvisiz ve söğütsüz
bir ıssızda, katar katar gece taşları.”
(Sezer, 2009: 45)
Bu dizelerde, kadınların toplumdaki görünmezliği ve değersizliği eleştirilir. Kadınlar, hayatın içinde var olmalarına rağmen, çoğu zaman fark edilmezler.
Türk şiirinde kadın sesi, uzun yıllar erkek bakışının sınırları içinde tanımlanır ve temsili edilir. Ancak Tanzimat’tan günümüze kadın şairlerin sayısı ve etkisi giderek artar, kadın şiiri bir tür “karşı söylem” halini alır. Kadın, artık sadece “konu edilen” değil, “konuşan” bir özneye dönüşür. 1980 sonrası feminist şiirin yükselişiyle birlikte kadınlar kendi dillerini, imgelerini ve öznelliklerini oluştururlar. Kadınlar artık eril olmayan bir şiir kurar. Kadın şairler, kendi deneyimlerini, bedenlerini ve dillerini şiirin nesnesi olmaktan çıkarıp bir ifade alanına dönüştürerek özneleşir. Özne olarak kadın, yalnızca bireysel değil, kolektif bir hafızayı ve direnişi de temsil eder. Kadın şairlerin yükselişi, yalnızca sayıca bir artış değil; aynı zamanda şiirin dilinde, biçiminde ve içeriğinde de bir devrimdir. Kadın, şiirde artık kırılgan bir figür ya da romantize edilen bir varlık değil; kendi deneyiminin anlatıcısı, öznesi ve tarih yazıcısıdır.
Günümüz Türk şiirine gelecek olursak kadın temsilleri, geçmiş dönemlere kıyasla daha çeşitli, çok boyutlu ve bireyselleşmiş bir görünüm kazanır. Bu çeşitlenme hem toplumda kadının değişen konumunun hem de edebiyatta bireyin merkezileşmesinin bir yansımasıdır. Özellikle 1980 sonrası şiirinde, feminist söylemlerin etkisiyle kadının yalnızca aşk nesnesi veya anne figürü olarak değil, kendi varoluş mücadelesini veren özne olarak da temsil edildiği görülmektedir.
Didem Madak, Bejan Matur, Lale Müldür ve Birhan Keskin gibi son dönemin kadın şairleri günümüz Türk şiirinde kadını, feminizm, cinsiyet rolleri, kimlik politikaları ve bireysel özgürlük gibi temalarla çok daha çeşitlenmiş bir şekilde işler. Didem Madak gibi şairler, kadını hem anne hem sevgili hem de kırılgan bir birey olarak ele alırken, günlük yaşamın içinden gelen imgelerle samimi bir portre çizer.
“Annemle İlgili Şeyler” şiirinde:

Kışbaşında bir ton kömür yığarlardı kapıya
Bazen görülen rüyalar gibi kapkara
Bir ton rüya çıtırdarken
Sen kar yağmadan önce başkaydın,
Kar yağdıktan sonra bambaşka.
Sanki hep buluğ çağındaydın.
(Madak, 2000: 16)
Ayrıca, genç kuşak şairler arasında kadının queer kimlikleri, toplumsal cinsiyet normlarına başkaldırısı ve çok kültürlü bağlamlardaki temsili gibi konular da öne çıkar. Kadın, artık yalnızca bir “tip” olmaktan çıkıp, kendi hikâyesini yazan bir özne haline gelir.
Bejan Matur, 1990’lı yıllarda edebiyat sahnesine çıkmış, özellikle mistik, mitolojik, kadim kültürlere yaslanan bir şiir anlayışına sahiptir. Onun şiirlerinde kadın; toprakla, rüzgarla, ölümle, hafızayla bütünleşir. Kadın hem yaralı bir varlık hem de yaratıcı bir güçtür. Kadın, acı çekendir, ama aynı zamanda direnen ve köklerinden beslenen bir varlıktır. Doğayla, kadim ritüellerle ve bellekle özdeşleşir. Kadın figürü bazen kişisel, bazen toplumsal acıların taşıyıcısıdır-özellikle Kürt kimliği ve kadın olmanın getirdiği iki katlı baskı-. “İbrahim’in Beni Terk Etmesi” şiirinde:

İbrahim gölü
İbrahim gölü
Bir kadın
Ellerini göğsünde kavuşturduğunda
Ne istemektedir?
İstemekte midir bir şey?
Bir çivi yazısında işleyen insan değil zamandır…
” (Matur, 2007: 67) dizelerinde kadın zamanın ağırlığı altında yaralanmış, ama yine de direnen bir figürdür. Kadın, sadece bireysel bir kimlik değil, zamanın kendisine açılan bir yara gibidir. “Dağın Ardına Bakmak” kitabında da genele olarak kadın, tarihsel acıların, sürgünlerin, kimlik kayıplarının taşıyıcısıdır. Kadın; toplumsal şiddetin, zorunlu göçlerin en derinden etkilenen öznesidir.
Birhan Keskin’in şiirlerinde kadın; içsel kırılganlık ve duygusal derinlik ile anlatılır. Kadın hem kayıp, yarım kalmışlık, hem de varoluşsal bir arayış içindedir. Aşk, yalnızlık, özlem, doğa ve ölüm temalarıyla kadınlık deneyimi iç içe geçer. Kadın figürü, modern hayatın yorgunluğu, kırılan ilişkiler, kişisel kimlik sorgulamaları gibi temalarla derinleşir. “Karınca”şiirinde:

Kim anlayacak bu kor işaretleri?
Kimsenin dilinden okunmasın içimde ufalan.
Ovada ve dağda saklı bir mavi için
düştümdü yola. Benim de yaban bir çığlığım vardı,
Çok zaman oldu, teslim ettim onu rüzgâra.
(Keskin, 2017: 15) Burada kadın, suçluluk, özlem ve içsel yalnızlık duyguları içinde kaybolur. Kadın hem çocukluğun hem de büyümenin sancılarını şiire taşır. “Kışın Bana Yaptıkları…” şiirinde

Hadi benim suskunum
geçtiğim yılları yaktım ardımda
çocukluğumdan gelirken düştüğüm
o keskin virajdan
sürüklendiğim bu vakte dek
sıkıca tuttuğum
kırık dökük inançlarım bile
ölmek üzere…”
(Keskin, 2017: 123) Kadın figürü burada aşkın yıkımıyla parçalanan bir varlık olarak görünür. Sevdiği kişiden beklediği anlayışı, şefkati göremez. Kırılganlık, Birhan Keskin’in kadın anlatısında merkezî bir temadır.
Lale Müldür ise kadın konusunu diğer kadın şairlerden biraz daha farklı, özgün bir eksende ele alır. Çünkü Lale Müldür’ün şiirinde kadın, klasik anlamda bir “feminist duruş” sergilemekten çok, evrensel ve kozmik bir varlık olarak şekillenir:

bir gün… bir yosun denizinde… Saragossa denizinde…
bir kadın suya bırakır kendini… moryeşil algların,
deniz kestanelerinin, taş lahitlerin arasına gömülür…”
(Müldür, 2020: 17)
Kadınlık onun şiirinde hem bedensel hem de zihinsel bir geçiş alanı gibidir. Lale Müldür, şiirinde doğrudan bir “kadın sorunsalı” tartışması yürütmez; ama şiirsel sezgisiyle, varoluşun, aşkın ve yalnızlığın merkezinde kadın kimliğini çok katmanlı biçimlerde işler:

bir kadındı ve gözleri intihar
sevgilisi sürgündü ve anıları bir ülke
zeytinyağı tenekelerinde çiçekleriyle
başka kentler çevrelerdi kentleri
yasak kentler
ötekiler”
(Müldür, 2020: 52)
Kadın; bazen bir çocuk, bazen bir mitolojik figür, bazen de evrenin tüm kırılganlığını taşıyan bir ruh olarak görünür. Müldür, kadını Antik Yunan, Mezopotamya ve İslam mitolojilerinin figürleriyle eşleştirir. Şiirlerinde kadın bazen bir Persephone, bazen bir Lilith, bazen de gizemli bir Sufi kadın kimliğine bürünür. Kadının varlığı, sadece dünyevi değil; ruhsal ve evrensel bir kadim bilgeliği de taşır.

sen de Delfi’den geldiğine göre, gözlerinde
Castalia’nın suları, o korkunç sesi duymuş
olmalısın. Kadınların çığlığı. Nasıl
Mezopotamya’nın o korkunç düzlükleri
Babilliler’in tekinsiz mitolojilerini
beslemişse, bir iz olmalı bu çığlığı besleyen.
” (Müldür, 2020: 66)
Günümüz kadın şairleri, kadın tipolojisini hem biçim hem içerik açısından genişletirler. Kadının duygusal, sosyal, politik, varoluşsal yönleri farklı tonlarla işlenir; kadın hem “özne” hem de “anlatıcı” olarak şiirin merkezine yerleşir. Böylece, günümüz şiirinde kadın artık sadece anlatılan değil, anlatan ve dönüştüren bir figür haline gelir. Türk şiirinin bu zenginliği, kadının hem şair hem de şiirin konusu olarak edebiyattaki yerini sağlamlaştırır, onu tek boyutlu bir imgeden çok yönlü bir tipe dönüştürür.

  1. Akalın, Ş. (2005). Lale Müldür Şiirinde Kadın İmgesi. In S. Şahin (Ed.), Modern Türk Şiirinde Kadın Temsilleri (ss. 155–170). İstanbul: İthaki Yayınları.
  2. Akın, G. (2000). Bütün şiirleri I: Kırmızı Karanfil 1956–1971. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
  3. Berktay, F. (2014). Kadın Hareketinin Dünü Bugünü. İstanbul: Metis Yayınları.
  4. Bozkurt, D. (2015). Didem Madak’ın Şiirinde Kadın ve Kimlik. In N. Bilginer (Ed.), Modern Türk Edebiyatı Üzerine Makaleler (ss. 223–240). İstanbul: Bilge Kültür Sanat.
  5. Büyükdoğan, N. (2013). Türk Şiirinde Kadın Kimliği ve Temsili. İstanbul: İstanbul: Akademik Yayınevi.
  6. Can, S. (2019). Didem Madak’ın Şiirlerinde Ana İzlekler (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Adana: Çukurova Üniversitesi.
  7. Cansever, E. (2011). Sonrası Kalır I. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
  8. Ertürk, H. (2016). Toplumsal Cinsiyet Ve Kadın Figürü: Didem Madak’ın Şiirinde Geleneksel Rollerin Sorgulanışı. Feminist Edebiyat Çalışmaları Dergisi, 12(3), 45–61.
  9. Hikmet, Nazım (2008). Bütün Şiirleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
  10. Hulusi, Şerif (1967). Ahmet Haşim, Hayatı, Sanatı ve Seçilmiş Şiirleri, İstanbul: Bilgi Yayınevi
  11. Kaplan, İ. (2014). Didem Madak’ın Şiirinde ‘Kadın’ Ve ‘Kadınlık’ Teması. Edebiyat ve Toplum Dergisi, (17), 104–119.
  12. Kaplan, M. (2000). Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar III: Tip Tahlilleri – Türk Edebiyatında Tipler. İstanbul: Dergâh Yayınları.
  13. Keskin, B. (2011). Soğuk Kazı. İstanbul: Metis Yayınları.
  14. Keskin, B. (2017). Kim Bağışlayacak Beni. İstanbul: Metis Yayınları.
  15. Keskin, K. (2019). Didem Madak Şiirlerinde Kadın Duyarlığı (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Bursa: Uludağ Üniversitesi.
  16. Kısakürek, Necip (2023). Çile. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları
  17. Madak, D. (2015a). Grapon Kağıtları, İstanbul: Metis Yayıncılık.
  18. Madak, D. (2015b). Pulbiber Mahallesi, İstanbul: Metis Yayıncılık.
  19. Madak, D. (2016). Ahlar Ağacı, İstanbul: Metis Yayıncılık.
  20. Marmara, Nilgün (2008). Daktiloya Çekilmiş Şiirler, İstanbul: Everest Yayınları.
  21. Matur, B. (2007). İbrahim’in Beni Terk Etmesi. İstanbul: Metis Yayınları.
  22. Müldür, L. (2020). Toplu Şiirler I – II. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
  23. Öztürk, M. (2010). Didem Madak’ın Şiirlerinde Kadın Kimliği ve Toplumsal Roller. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 58(4), 87–102.
  24. Parlatır, İ. (2019). Türk Romanında Tipler. İstanbul: Ekin Yayınları.
  25. Sarı, D. (2012). Didem Madak’ın Şiirlerinde Feminizm ve Kadın Figürü. Edebiyat Araştırmaları Dergisi, 34, 151–167.
  26. Sevim, A. (2005). Feminizm ve Edebiyat. İstanbul: İletişim Yayınları.
  27. Sezer, S. (2019). Direnç: Bütün Şiirleri. İstanbul: Manos Yayınları.
  28. Sezer, S. (2009). Kirlenmiş Kağıtlar, İstanbul: Evrensel Basım Yayın
  29. Süreya, C. (2013). Sevda Sözleri (Bütün Şiirleri). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
  30. Tanrıverdi, Ö. (2018). Toplumsal Cinsiyet ve Edebiyat: Türk Şiirinde Kadın Temsilleri. İstanbul: Yeditepe Yayınları.
  31. Taş, A. (2016). Feminizmin Kuramsal Çerçevesi. In E. Çakır (Ed.), Toplumda Kadın: Eşitlik Mücadelesi ve Feminizm (ss. 150–170). Ankara: Dipnot Yayınları.
  32. Turan, H. (2017). Şiir ve Feminizm: Didem Madak’ın Şiirlerinde Kadın ve Kimlik. Kadın ve Toplum Dergisi, 9, 203–221.
  33. Uyar, T. (2011). Büyük Saat (Bütün Şiirleri). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
  34. Beauvoir, S. de. (2010). İkinci Cins (T. Cemal, Çev.). İstanbul: Sel Yayıncılık. (Orijinal eser 1949).
  35. Butler, J. (2008). Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi (Z. Kural, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.
  36. Kristeva, J. (1989). Black Sun: Depression and Melancholia. Columbia University Press.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir