HİÇBİR ŞEY YETMEYECEK…
Hiçbir şey yetmeyecek, hiçbir şey kelimelere dökülemeyecek ya da hiçbir şey benim istediğim gibi olmayacak. Bir şeyleri beklemek, bir şeyleri istemek bu hayatta kavuşulacak bir…
“Dünyanın en kötü hastalığı mutsuzluk muydu?” Bu soruyu bana sorduran Maria Callas’ın hayatının son bir haftasını anlatan Maria filmiydi.
Maria Callas’ın hayatının son günlerinin anlatıldığı filmde depresif, sağlığını kaybetmiş, geçmişin başarılı günlerini arayan, ilaçlarla kendini – belki de umutlarını demeliyim – ayakta tutmaya çalışan bir Maria görmekteyiz. Maria Callas gibi yetenekli bir kadının nasıl bu hale geldiğini merak ediyor insan. Kendisini mutsuzluğa iten tercihler yaptığı için mi? Yeteneğinin kıymetini bilemediği için mi? Kendisini yeniden ayağa kaldıracak gücü bulamadığı için mi? Psikolojik olarak zayıf olduğu için mi? Basit arzularına yenik düştüğü için mi? Hepsinden daha acı olanı; hayatını aptalca yaşamasından mı, yaşadıklarından aptalca sonuçlar çıkarmasından mı, ya da hiç ders çıkaramamasından mı? Yoksa “Dünyanın en kötü hastalığı mutsuzluk muydu?” soruma mı gelmeliyim.
Oldum olası biyografik filmleri sevmişimdir. Bu filmlerde bulmaya çalıştığım hep kendi hayatıma dokunacak mesajların olmasıydı. Ve artık bildiğim önemli bir şey vardı: Ne olursa olsun, ne yaşanılırsa yaşansın kendim içim olumlu yorumlar yapmaktı, ne olursa olsun dirayetimi azaltan çıkarımlardan uzak durmaktı. Maria filmi bu düşünceleri bende iyice pekiştirdi. Yaşama incecik iplerle bağlıydık ve bizim yapmamız gereken bu ipi sağlamlaştırmaktı. Aksi takdirde yaşam karşısında mukavemet göstermek ne mümkündü ki?

İşte Maria da bu yaşama mukavemet gösteremeyen insanlardandı belki de… 53 yaşında yaşama gözlerini kapadığında mutlu günlerini anımsayan ama mutsuzluk içinde ölen biriydi. Öylesine acımasızca değişen yaşam içinde Maria, geçmişine hapsolmak yerine kendine çıkış yolları bulmaya çalışsaydı daha farklı bir hayatı olamaz mıydı? Nihayetinde hayat mutluluk ve mutsuzluk karşıtlığında var oluyordu. Ve sonsuza dek süren bir mutluluk yoktu. Duygularını kontrol edip hayatta daha sağlam adımlarla ilerleseydi ya da daha güçlü bir psikolojisi olsaydı daha farklı bir hayatın tanığı olamayacak mıydı? Belki yaşaması gerekeni yaşadı. Peki, yaşaması gerekenleri olduğu gibi kabullenip yoluna devam edemez miydi? Ama o, yaşadığı acıların içinde kaldı ve belki de onları aşmak için gereken gücü bulamadı. Belki de en büyük trajedisi buydu: Kendi geçmişine hapsolmuş olması. Hayat, geçmişi düşünüp pişmanlıklarla boğulmak için fazla kısa ancak bunu fark edip harekete geçmek her zaman kolay olmuyor. Maria Callas gibi büyük bir sanatçının bile, yaşadığı hayal kırıklıkları ve kırılganlıkları aşamaması, yeteneğinin gölgesinde kaybolması düşündürücü… İnsan, bazen kendine en büyük tuzağı yine kendisi kuruyor.
Hayatın bize getirdiklerini olumlu bir bakış açısıyla ele almak, dirayetli olmak büyük bir fark yaratıyor. Maria Callas belki de aşkları, tercihleri ve hayal kırıklıkları içinde kayboldu ama biz onun hikâyesinden dersler çıkarabiliriz: Yaşama tutunmak ve ipleri sağlamlaştırmak.
Maria Callas’ın hikâyesi gerçekten insanı düşündüren bir trajedi. Onun hayatına bakınca, yetenek ve başarı tek başına mutluluk getirmiyor gibi görünüyor. Bazen en parlak yıldızlar bile iç dünyalarında fırtınalar yaşayabiliyor.
Peki onun mutsuzluğunun en büyük kaynağı neydi? Aşk mı, yalnızlık mı, başarıya rağmen içsel tatminsizlik mi?
Onu Maria Callas yapan acılarıydı belki de. Acılarından kurtulmak istemedi. Tüm tedavileri reddetti. Müziğin kaynağı yoksulluk ve acılardır ona göre. Fakir değildi. Acıları kalmıştı sadece. Ve onlardan vazgeçmedi.
Ben insanın bile isteye acı çekmeyi arzuladığına inanmıyorum. Böyle bir ruh hali normal bir ruh hali değildir bence. Evet hayatın merkezinde acı olabilir, ama acıları aşmayı öğrenmek belki de hayatın nihai amacıdır. Marianın mutsuzluktan gözleri körleşmişti, kanımca…
O, yalnızca başarısız aşklar ya da kariyerindeki zorluklar nedeniyle değil, içinde taşıdığı derin bir eksiklik duygusuyla yaşıyor gibiydi. Sahneye çıktığında başka bir gerçeklikte var oluyordu; sahne onun için bir kaçıştı, ancak perde kapandığında geriye yalnızca kendisi kalıyordu. Belki de en büyük mutsuzluğu buydu.
Bir sanatçı olarak olağanüstü bir hassasiyete sahip. Sanat, doğası gereği yalnızlık ve acı barındırıyor, çünkü ancak derin bir ruh haliyle beslenebilir. Callas da bu ruh haline doğuştan sahipti; sanki dünyaya eksik bir parçayla gelmişti. Sahne ona bir tamamlanma hissi verse de bu yalnızca geçici bir illüzyondu. En acı verici olan ise, hayatının sonlarına doğru en büyük tutanağı olan sesini kaybetmekle yüzleşmek zorunda kalmasıydı.
Hayatta hiçbir şey tam anlamıyla bize ait değildir. Her şey bize ödünç olarak verilmiştir. Bu düşünceyle elimizdeki her ne ise bu bir yetenek de olabilir. Bunun sonsuz olmayacağı bilinmelidir. Bence yaşanılan anda bize ne haz veriyorsa bir gün onun elimizden alınacağı unutulmamalı ve hayatımızı buna göre yaşamalıyız. Hayat, mutsuz olmaya değecek kadar ciddiye alınmamalıdır derim.